Yeni Motto: Şaşırmamaya Şaşırmamaktan Utanmak Hastalığı

Bir gün bile geçmiyor ki Twitter’da yeni fenomenlerimiz olmasın. Şimdilerde @HARAMZADELER adresinden bir sürü ses kaydı yayınlandı. HaberTürk ve Başbakan arasında geçen konuşmaların baş kahramanı Fatih Saraç. Kendisi başbakanla, bakanlarla, danışmanlarla çatur çutur konuşuyor. Bütün bunlar olurken Twitter’da bir de @AloFatih çıktı.

Fatih Saraç’a kimse ulaşamadı mı karşısına alıp soru soracak cesareti mi bulamadı yoksa muhattap almaya bile tenezül etmedi mi bilmiyorum ama ihale Fatih Altaylı’ya kaldı. Gerçi şaşmamak lazım. Kendisi futboldan siyasete her allengirli iş dönen alanda en gereksiz yerlerden pop up gibi çıkıp sinir bozmayı meslek haline getirdiği için, bu fırsatı da kendi şovuna çevirmeyi kaçırmamış olabilir. Tüm bu olanlarla ilgili anlatamadığım bir hissim var. Şimdi Altaylı 5N1K’ya çıkıp kendini akladı mı? Aklamak doğru kelime olmayabilir. Dönen tüm bu pisliklerin oysa ki ne kadar doğal olduğu gerçeğini kabul etmiş varlığına Cüneyt Özdemir de çanak tutuyo. Kim bilir neden? Hikayede içime sinmeyen taraf sanırım daha çok Özdemir’le ilgili. Namuslu delikanlı görünüp yalaka lan bu dediğimiz her an başka bir ses tonuyla konuşup izleyenleri atlatmayı bu zamana kadar çok iyi başarmış bir şahsiyet. Şimdiye kadar hiç birimiz kendine olumsuz okları uzun süre yansıtacak kadar gündemede tutamadık Özdemir’i. Hep vurdu kaçtı başka kulvara. Yani Özdemir’in hissi, hikayesi benim takip ettiğim kadarıyla böyle. Altaylı, bu kayıtların çıkmasına şaşırmamış, sadece neden şu sıralarda çıkmış olduğuna tutulmuş. Her bokun zamanlamasına ‘manidar’ diyip yavşak yavşak işin içinden sıyrılıyor. Aslında kabahat, bilmediğimiz güçlerde izlenimi verip izleyenleri bilmedikleri anlamadıkları bir şüpheye gark edip piçlikten sıyrılmanın profesörü kim biiyoruz. Altaylı’nın da aynı ekolün öğrencisi olduğunu anlamamız için bu ropörtajı izlemeye gerek yoktu bence. Tarihe bir zavallı hikaye daha kattı kendisi bu olaylara yapıtığı yorumla o kadar.

Bir de bir haber daha okuduk. RTÜK iki programa ceza kesmiş. Haberde ceza alan programlardan birinde (Arkadaşım Hoşgeldin) mizansen gereği görünmeyen ama direktifler veren yöentmenin ifadeleri kaba bulunmuş. RTÜK’te buna ceza kesmiş. O yönetmenin ‘lan gerizakalı mısınız’ falan demesi kaba, ceza aldı ya şimdi peki kabalıklara gülenleri ne yapcağız? RTÜK kimi kimden koruyor, ya da kime ne cezası veriyor?

Hiçbir zaman iki ya da üç taraf yok değil mi? Birileri aldanıyor birileri aldatıyor, birileri de yargılıyor. Ha RTÜK o salak programlara ceza kesmiş, birileri o programları izlemekten mahrum edilmekle tehdit edimiş, madur olmuş, ha Fatih Altaylı ben etiğe inanmam zaten diyip kusurunu ‘cesurca çıkıp konuşmadım mı lan daha ne yapayım’ edasıyla Cüneyt aracılığı ile olayı izleyenleri kandırmış. Kanan var mı bilmiyorum-kesin vardır- da ben daha çok taşşşaakk geçti yersen diye yaşıyorum. Ne farkı var acaba? Hala düşünüyorum günlerdir.

Paket bu, bu kadar. Böyle programlar var, bunları nefes almadan izleyen, öğrenen(!) eğlenen insanlar da var. Bok atmak için söylemiyorum ama televizyonlarda yayınlanan, haber programından eğlence programlarına, kamu spotlarından (ki en vahimleri ve kafanın nerden çalıştığını özetle anlatan) reklamların rengine kadar malzemenin ne olduğu çok açık. Talep ne ise azr da ona göre.. ya da tam tersi. Birbirini besleyen içinden çıkılmaz bir kör döngü bu televizyon işleri. Tutulduğum şey, Altaylı’nın 5N1K’ya çıkmış olması ya da Arkadaşım Hoşgeldin değil. TV’de olup bitenlerin toptan niyeti, ilişki kurma biçiminin seviyesi. Alternatifi olmanın ne demek olduğunu hızla unutturuan, siyahsa siyah beyazsa beyaz, oralı, buralı olmaya ittiren hatta bazen özendiren bir boklar var bu televizyonda. Anlamak güç. Zaten unuttuk gitti izlediklerimizi, nasılsa bu akşam bir yeni ilüzyon daha olur.

Yasağı, Çabadan Öte Yapıcılarının Dilinden Anlamaya Çalışıyorum. Olmuyor

Screen Shot 2014-02-03 at 8.38.08 PMİnternet sansürüyle ilgili gündem hiç soğumadan akarken, kimler neler yapmış, sansür yasasına karşı yürütülen çalışmalar neler diye merak edenler Korsan Parti ve Alternatif Bilişim Derneği‘nin internet sayfalarından gelişmeleri gayet güncel takip edebilirler. En son İnternet Sansürüne Karşı 9 Toplum Örgütünden Ortak Tepki başlıkl bir yazı yayınlandı. Okuyunuz okutturunuz. Yasa taslağı hazırlanırken bir sürü şey okuduk, birbirimizle paylaştık. Tüm bunlar olurken pek çoklarımızın asabı yasayla birlikte yapılacak yeni düzenlemelere bozuldu. Tarih 7 Ocak 2014… Ben de kanun teklifinin hazırlanmasında önayak olan Zeynep K4rahan Uslu‘nun Twitter’daki iletisine tutldum işte. Kendini bir anne, milletvekili, akademisyen, partisinin merkez karar yönetim kurulu üyesi ve ar-ge başkan yardımsı olarak tanımlayan bir kadın insanına sorasım geldi: Küçükken seni hiç mi pohpohlamadılar? Şimdi koca MKYK üyesi olmuşsun, yeri geldi mi milletin sözcüsüyüm ben diye inim inliyorsun, o kadar büyük kadınsın da o tweeti ‘Kanun TeklifiM’ diye mi attın? Seni kimse övmedi mi küçükken de ‘baaak benim lolipopumaaaa ne güzel di miii? hadi güzel de, güzel di mi?’ diye yıllarca içinden mi ağladın? Demokrasi dediğin zaten nereye çeksen oraya giden yavşak sülük bir şey. Adama sorarlar o taslağı hazırlarken hangi ‘temel hak ve özgürlükleri’ zemin aldın diye. İnsanın insan olmasından kelli var oluşuna saygı gözetmeden, kendi ahlak tanımızla öznel doğruları argüman yapıp demokrasi olmaz. Attığınız her adımı ihtiyaçlar & özgürlükler dengesi hassasiyetiyle attığınızı söylemek (sene olmuş 2014) biraz komik kaçıyor artık. Kimse demokrasiye olan inancından, temel hak ve özgürlüklerden bahsetmesin. İnsanın sırf kendini düşünerek kendi uydurduğu yalanlara inanması nası bir özgüven, hayranım. Twitter’da #TemizTwitter hashtag’i açıp Dijital Demokrasi Platformu bildirisi yayınladığınızda kimse size ‘n’aptın müdür?’ demiyor ya ona üzülüyorum.  Buraya yazmıyorum o maddeleri, açar okurusunuz. İnsan bir şaşırıyor; iletişim, ötekileştirmeyen, alaya alınmayan, kutsal, acı, çatışma, demokrasi ….. kelimelerini cümle içinde kullanabilmelerine.

Ben de bi çay koydum içer misiniz? Siz içerken tweet atarım şu anda salonumda misafirler çayımı içiyor diye. Olmaz mı?

İşbirliği Dediğin Tek Dişi Kalmış Kürsü Masturbasyonu

Screen Shot 2014-02-03 at 10.35.55 PM30 Ocak 2014′te Bilgi Üniversitesi’nden Sanat Yönetiminde Yeni Arayışlar: Sanat Konseyi Modeli isimli bir konferans vardı. Twitter’dan #SanatKonseyiModeli diye de takip edebildik. Konferans, devletin sanat sektörünü destekleme politikalarını masa yatırmak, tarafların görüşlerini ve son yıllardaki gelişmeleri tartışmak için düzenlenmişti bana göre. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan müsteşar geliyor olması da ‘allah allah!?’ diyerek merakla gitmeme neden oldu. Konferansın programında konunun uzaylısı kimse yoktu. Detayları anlatacağım ama ‘neden sanatçlılar davet edilmedi’ diye konferans sık sık protesto edildi. Haklıyken haksız duruma düşmek türk kafasının kaderi. Onu da sonra anlatacağım. İçerikle değil biçimle vakit kaybeden sığ aklım bu seferde konferanstaki üsluba takıldı.

İlk bölümden önce açılış konuşmaları oldu. Müsteşar hazırlığı süren TÜSAK yasasından bahsettikten sonra salonda kıyamet koptu. Sanatçı örgütlerinden gelenler, 1. bölüm konuşmacılarına geçilmeden korsan mahiyetli bir bildirimsi okudular ve pankartlar açtılar. Bu konferansa neden daver edilmediklerini, TÜSAK’ın ilk çalışmalarını bakanlığın (başbakanın atadığı 11 kişilik bir kurul olduğunu söylüyorlar) gizli saklı yaptığını, taslağa hiçbir yerden ulaşılamadığını belki çok da haklı bir pozisyondayken avaz avaz dile getirmek baştan 1-0 yenik başlamak demekti. Konferans gizli kapaklı yapılmadı bildiğim kadarıyla. Konuyla az çok ilgili herkesin haber alabileceği yerlerden duyuruları vardı. Sandalye istediler de konferans ekibi yok mu dedi onu bilmiyorum ama öyle bir şey olsaydı o öfkelli ekip kesin bin kere kafasına kakmıştı Asu Aksoy’un.

Bilmem kaç yıldır Türkiye’de yapılan bir çalışma var. Türkiye Ulusal Kültür Politikası Raporu hazırlanıyor. Avrupa Konseyi’nden tatlişko bir amca da var komitede. O da konuştu (Christopher Gordon). Özetle beğensenk de beğenmesek de Türkiye’de son yıllarda kültür politikaları adına yapılan düzenlemeler umut verici diyor. Salona sadece konuşmak ve hemen hemen her konuşmasına ‘başbakanın ayakkabı kutuları’ diye başlamayı adet haline getirmiş, dinlemekten nasibi o konferansta hiç alamayan ‘sanatçı’larımıza allahın avrupalısı ‘hiç yoktan iyidir en azından oturup kültür politikası konuşmaya başladınız’ı en kibar şekliyle söyledi.

TÜSAK yasa taslağı Temmuz’da internetten yayınlandı. Ama sendikalar ve meslek birlikleri ısrarlar ‘bizde öyle bir taslak yok’ dediler. Ben sonradan anladım ki aslında o yok demeler bir iğneleme şeysiymiş. Çünkü dediklerine göre bilgi edinme yasasında da istifade bakanlığa yazmışlar ama yanıt hep ‘öyle bir çalışma yok’ olmuş. İsyankar topluluk da kendilerince çok haklı olduklarını düşünerek, her TÜSAK lafı geçtiğinde diyaframdan en tok sesle ‘bizde öyle bir taslak yok, bize yok dediler’ diye bağırıp durdu. Allahtan Serhan Ada konuşmanın bir yerinde, müsteşar konferans sonuna kadar hep bizimle kalacak dedi de ortam biraz sakinledi. (O anda düşündüm, onca bağırış çağırış içinde müsteşarın çok da sikindeydi) Sakince konuşmayı bilsek keşke.

Konferans konuşmacıları şu anki son durum ve bundan sonra yapılabileceklerle ilgili konuşalım motivasyonundaydı. Öyle ya da böyle bir taslak varsa onu nasıl iyileştirebiliriz diye konuşmak istediler sanırım. Olmadı. Konuşmacılar dışında gelen herkesin o kadar çok kendi mağduriyetlerini anlatmaya, bir de kendi taraflarındaki resmi göstermeye ihtiyaçları varmış ki… Apar topar çözüm önerileri konuşmadıkları iyi de oldu belki. İkinci yarıda salondakilere söz verildiğinde Osman Erdem en elle tutulur yorumu yaptı belki de o kargaşada: Herkesin şiddetle karşı çıktığı ve endişe duydupu bir taslağı iyileştirmekten bahsederken o taslağı umarım meşrulaştırmayız dedi.

Konferans ekibinin en şık hareketi ise ikinci yarıda davet edilen konuşmacıların zamanlarını esnetme inisiyatifini almadan salonda söz isteyen herkese yer vermeleri oldu. Söz alan herkes ya arada ya da evde çalışmışlar belli ki. Kimisi kürsüye gelip maruzatını söylev ateşinde vermekten geri kalmadan bildirdi. Konferansın gizli kapılar ardında yapılıyor olduğu ithamlarının haklı gururyla konuşulurken gözden kaçan bir şey vardı. Neyi neden tartışacaktık? Bugün neden burdaydık. Eleştirdiğimiz şeyin karşısında olmak yerine yanına gelip medeni insanlar gibi sakince sonuç odaklı konuşacaktık ki birden ipin ucu kaçtı. Mudanya kuş cennetindeki katlimadan, hormonlu tavuk yemeyin önerilerine, Kürt sorununun Diyarbakır’da Şırnak’ta opera sahnesi olmamasıyla ilişkisinden, çağdaş cumhuriyetin kuruluşunda sanatçya verilen kıymetin hassaslığına kadar her şeyi konuştuk. Allaha şükürler olsun. Bir sonraki (eğer olursa) konferansı iple çekiyorum. Müsteşarın yalancısıyım: Henüz taslak olan TÜSAK yasası da kısmetse Şubat’ta her sanat dalından sivil toplum temsilcilerinin de katkısıyla çalışılmaya başlayacakmış, 11 kişilik sanat kurulu içinde 6 sanat dalından birer temsilci olacamış.

Konferansın başında kapıda ‘davet edilsek gelmezdik davet edilmediğimiz için anarşist yanımızla kalktık geldik’ diyen emekçi tayfayla, konu kültür sanat alanında politika yapmak olduğunda kendini birinci elden profesyonel gönüllü ilan eden Bilgi Üniversitesi KPY Araştırma Merkezi insanları bu hikayede gelecekte ne yapacak bilmiyorum ama birilerinin, lobi yapmak, değerler(!) değil eşitler üzerinden konuşmaya tahammül etmeyi öğrenmek gibi işleri olacağı kesin.

Cem Erciyes, sonra mevzuyu tertemiz anlatan bir yazı yazdı. Devamını heycanla bekliyorum.

Balıkçıya Sormazlar mı, Neden?

photo8 Ocak’ta Kenter Tiyatrosu’nda ‘İhtiyar Balıkçı ve Deniz”e gittik.  Premier. Oyun, İstanbul Halk Tiyatrosu’nun  bu sene çıkardığı yeni oyunlardan biri. Erkan Can her zamanki gibi çok iyiydi. Uzuuun uzun monologlar, nefes almadan söylenen türküler (!) teknenin pruvasından kıça koşmalar falan on numara performanstı. Orhan Eşkin’i ilk kez izledim. Balıkçı anılarındaki hikayeleri anlatırken mazideki kişilerden biri olarak izledik kendisini. Ben beğendim. Bir de Yıldıray Şahinler vardı. Hem  yazmış hem yönetmiş hem de oynamış. O’na da bravo. Taa bir zaman ‘Suç ve Ceza’da izlemiştim o zaman da beğenmiştim. İstanbul Halk Tiyatrosu’nun gençleri de vardı. Buse Sinem İren belli ki takılırsa bu işlerde sevdiğimizcanlardan biri olacak. Hikayede balıkçının hem karısını hem de kızını canladırdı Buse, o arada çaktırmadan balık, tayfa, dalga falan da oldu. Arada herkes Erkan Can’ın çok iyi olduğundan oyunun ne kadar harika olduğundan bahsediyordu. Erkan Can’ın iyi olması -tam da olması gerektiği gibi aslında şaşılacak bir şey yok- beni oyun için çok iyiydi demeye kadar getiremedi. Sahnede 15 dakikaya yakın monologdan sonra biraz daha hareketli bir şeyler beklediğimden olabilir ama kapıdaki hayran olmuş kitle kadar beğenmedim ben. Bir ara balıkçının taa bir zamanlar içkiyi fazla kaçırdığı bir geceden gülümseten bir anı dinledik. Balıkçı sarhoş olmuş bir parkta arkadaşlarıyla içerken polis geliyor ‘burda içemezsiniz’ diyor. Poelise ‘Allahın parkı….” diye başlayan uzun yanıtta direniş zamanını çağrıştıran sloganlar mırıldanır gibi oldu balıkçı. İçimden ‘allahım inşallah kimse gaza gelip alkış ıslık koparmaz’ diye geçirdim nedense. Sonraları düşündükçe alkış ıslıkla destekten çok ya herkes 10. Yıl Marşı söylemeye başlarsa diye korkmuşum farkettim ki. Sanırım salonda Caddebostanlı teyzelere benzeyenler olduğu için kendi önyargılarımla kimse bilmeden içimden komik duruma düştüm geçti.

Oyunun sonunda alkış kıyamet… Doğaldır. Hepimiz keyif aldık. Erkan Can ışıkçısından videoartçısına kadar tek tek bütün ekibi sahneye çağırdı. Oyuncu koçları da Cem Davran’mış böylece öğrenmiş olduk.  Erkan Can ‘bu oyun aslında yarım’ dedi (iki saniye içinden ‘allahım salon buz mu kesti acaba’ derken) ve ekledi ‘oyun siz izleyicilerle tamamlandı’. O iki snaiyelik sessizlikte içimden ‘biliyordum ulan bir çakmalık vardı oyunda meğerse yarımmış’ diyecektim neyse ki yarımdan kasıt hıyar benin sıkılmış olmasından değilmiş. Teşekkürler de bitti. Artık bir bütündük, alkışlıyorduk, tam çıkmaya hazırlanmıştık ki bu sefer de Yıldıray Şahinler ‘bir dakika ben de bir şey söylemek istiyorum dedi. Bitmeyecek, premier olunca böyle sonunda herkesi sahneye çağırmak, parantez açıp uzun uzun konuşmak falan noral herhalde diye düşündüm. ‘Ben aslında yönetmen değilim’ temalı bir konuşma yaptı. Hayalindeki ve tam da istediği gibi tasarlanan hikayeyi, dekoru anlattığında demişler ki Yıldıay sen bir yönetmen gibi anlatıyorsun bu oyunu. Bu arada kaç kere laf arasında ben bir yönetmen değil oyuncuyum dedi sayamadım ama o esnada daha önce yönettiği oyunlardan bahsettiğini de duymamazlık etmedim tabi. Bir kişiye daha teşekkür etmek istedi sonra. Bu oyunu geçen yaz Kaş’ta yazmış hikayelerin yüzde sekseni gerçekmiş çünkü adını unuttuğum Eyüplü bir balıkçının hikayeleriymiş izlediklerimiz. Aramızda olmayan balıkçıya da teşekkür ettik alıkşladık. Sonra içimden ‘te allam bi de Hemingway’e teşekkür edeceğiz şimdi’ diye geçirirken aaa bir baktım dağılmaya başladık. O zaman işte bütün gece beğendim mi beğenmedim mi kavgamı, arada bir sıkılmalarımı, bir türlü sindiremediğim müziği bile ‘aman canım tepeden emir gelmiştir bu müzikle yapmak zorunda kalmışlardır’ diye kendimce bahanelerle yumuşatıp hep olumluya çekmeye çalışmalarıma kıl oldum. Her tiyatro oyunundan sonra nedense hep iyi tarafından bakmaya çalışırım. Tutulduğum yerler olsa da ‘mutlaka bir bildikleri vardır, onca emeği boşuna mı veriyorlar takdir et Nesli’ derim kendime. Ama bu sefer sonunda sinirlerndim. Yuh bana. Ara ara beğendiğim şeyler oldu diye diye neyi yumuşatmaya çalştımsa artık. Işıklar yandıktan sonraki konuşmalar, numaradan özür dilercesine ben aslında yönetmen değilim ama alttan alttan da on numara bi balıkçı hikayesi yazdım diye masturbasyon yaptıktan sonra insan bir de Hemingway’in adını sarfederdi ulan. Sahne açıldığında ilk repliğin ’84 gündür balık tutamıyorum çocuk’ olması ve ışıklar yandıktan sonra bir de anneme teşekkür etmedikleri kalmaması çelişkisi büyük talihsizlik oldu.

İyi seyirler