Kedili

masanın etrafında oturmuşlar. her kafadan aynı anda bir sürü ses çıkıyor ama bir yandan da sohbet ediyorlarmış gibi. herkes aynı anda aynı konuyla ilgili kendi hikayesini anlatıyor ama karşısındakini dinlemeden. herkes kendinden bahsetmek istiyor ama hiç kimse hiçbir şeyden bahsedemiyor.  bir yandan da kimse birbirini dinleyemiyor kendini söylemekten. birden bunu garipser buluyorum kendimi masanın ucundaki sandalyenin tepesine tünemiş vaziyette dururken.

gün içinde başka yerlere koşturup başka dertlere düşmüş insanlar olsak da bir sigara sarıp masada iki tur döndürünce kendimizden bahsederek birbirimizi dinlemeye çalışan insanlar oluvermek bir ilişkilenme biçimi mi yoksa uykuya düşmeden evvel gitmek istemediğimiz yerlerden geri geri uzaklaşma çabası mı?

ne çok ses var. biri çakmakla sigarasını yakıyor biri masadan kaldırmadan kültablasını kendi etrafında döndürüyor, diğeri sağına soluna kollarını savurarak gece mesaisindeki sivrileri kovuyor, öbürü tırnak diplerindeki etlerini tırnak uçlarıyla sıyırıp yiyor.

karşısındakini dinliyormuş gibi yapıp göz temasını yakaladıktan sonra kendi bahsettiklerine yüksek sesle dönmek eylemini hayatta başka şekillerde de yapıyor muyuz acaba diye geçiriyorum içimden.

tam o sırada birinin aklından hatırlaması keyifli bir anı geçiyor galiba, kedilerden bahsetmeye başlıyorlar. kedili keyifli anı. muhabbetin bu aşamasında herkes kendi anlattığını dinlerken olması gerektiği gibi…

babasıyla çamlıca’ya gittiydiler(miş) bir keresinde. geceleri manzarası çok güzel olurmuş(du) çay içme için oturmayı seçtikleri en bakınaklı yerde bir kedi yaymış takılıyormuş. tam kediyi sevmek için yeltenip üzerine doğru atıldığı sırada bizimki, babası kediyi ensesinden tuttuğu gibi fırlatıp yan tarafa atmışmış. cıyak cıyak ağlamaya başlamış bizimki. tabi babası anlamamış önce kedi yüzünden olduğunu. o cıyakları çıkarmak için bir yerlerinin yanması lazım gelir insanların diye düşünmüş.  hıçkırmaktan boğulurken yarım yamalak nefes molalarında anlatmış bizimki derdini. “kedinin canı acırmış, bizi gelip biri ensemizden tutup fırlatsa sen üzülmez miymişsin”

‘yok yavrum oooy yok, kedilerin hep orasından tutulur. onlar alışkın enselerinden tutulup atılmaya, hatta hoşuna bile gitmiştir’’ mişmiş diye anlatmış babası. niyesini sonradan anlayacak bizimkisi ama şimdi susup ikna olmuş gibi yapma oyunu oynamış yine kendi kendine. her ikna olmak zorunda hissettiğinde t bir sinir bir öfke bürür, kendince cezalar verirmiş oyundakilere bizimki. susmuş oturmuş işte yine. çaylar gazozlar gelirken bizimki garsonun gözünün içine baka baka masadaki kül tablasıyla tuzlukları atmış annesinin çantasına. göz göze gelmişler garsonla birbirilerine nasıl hislerle baktıklarını hatırlamıyor şimdi bizimki ama görüldüğünden ve babasını kızdırabileceğinden emin devam etmiş gazozu içip tepeden bakınaklı manzarayı seyretmeye. hesabı ödeyip kalkarlarken garson yanaşıp babaya utana sıkıla ‘çantanızdaki kül tablası ve tuzluğu da alabilir miyim abi’ demiş.

içlerinden birini dinliyormuş gibi yapıp muhabbetin ortasına kendi kedi hikayemle giremedim işte. kafalar güzelken dinlemeden konuşmak mübah diye kendimi konuşmak zorunda hissederek, kendimin bile dinlemeyeceği bir şey anlatıp, tanışmaktan kelli birbirimizin hislerini önemsemeden ilişkilenmeye çalışmak çok zor.

Göremedi

… erkeklerin bir kadına haranlığıysa miyoplukları kadardır. sonra hemen bir iktidar kokusu yayılır etrafa gözlüklerini taktıklarında. o an batar ilk miyopluk zamanı anlamadıkları için hayran kaldıkları kıvrımlar, mimikler. erkeklikleriyle boy ölçüştüğünü sanırlar göremedikleri her çirkinliğin.

ben miyopmuşum itirafı farklı şekillerde gelir sonrasında.

tam seçemedim bacım ben sizi, benden yana göğe bakıyorsunuz sandımdı, o esnada annem geldi diyarımız meğer bağdat imiş itirafı yapılır.

geç farkına varan canlılar olmanız ve yok canım olur mu öyle şey ses tonuyla “ben nasıl miyop olurum” telaşına düşüp şimdi bir gözlüğe ihtiyacınız olması ne acı.

Kim

o’nun olmasını istediğin yer tutamayacğını bildiğin en kıymetli sözlerin gibi. o yok halbuki. yerine koyabilme ihtimallerinle tanıştın aslında. sen olmayanla…  o.

senin olduğunu hayal bile edemediğin hisse denk düşsün diye güzel olduğunu varsaydığın tutulamayan söz gibi o.

senin olamayacak kadar kıymetli olduğunu sandığın sözleri tutma hayaline denk gelen o.

kendini söz tutabilecek kadar güçlü hissettiğinde en içerde bi yer o

ya da

keşke söz tutabilecek kadar inansam kendime diye yalvardığında dışındakine, aklına düşen o.

çünkü sen o’nun, tutamayacağını bildiğin sözleri vererek varolma hayaliyle uğraşılan yerden geldiğini sanıyorsun. senin varolma ihtimalinin gerçek olması için sözler verildiğini hayal ettiğin bir yerler var. yanıldığını anlamadığı yerler oralar.

kokunun tarifi de ondan zordur belki. koku anlatmak icin renk bilmek, mimik yakalamak, acı tarif edebilmek, korkudan anlamak, hatırlamaya tanıdık olmak, yeniden korkmamak gerek.

susarak konuşabilen kişi kimse kokuyu anlatabilir. bakar görmezse koku da alamaz.

korkar söylemezse de kokunun nereye düştüğüne dair bir fikri olmaz. o zaman ziyan olur koku. kendi başına gelir, geldiği gibi de gider. ziyan olur. oysa senin çaban kokuyu tarif etmek değil kokunun o’na sinişini farkında olma derdindir belki de.

sesin kokuya dönerken bir yerler de griden maviye dönmekteydi. oysa o’nun kokunu ilk duyduğunu hissettiğin anın rengi yok ki senin hatırında. zihninde rengi yoksa tarifi de yoktur o’nun

nefesini kendin için yorduğun anlardan biriydi. hayran olduğun ses tonuyla, harflerini yutarak yuvarladığın kelimelerle hayran olduğun hayallerini anlatırken ”kendin gibi olmak böyle birşey mi” diye düşündün mü acaba? o öyle düşünmüş olabileceğini varsaydı çünkü. harflerini yutarak kelimeleri yuvarlamak kendi gibi olmak demek o’nda çünkü. kelimeler yutulmuş harfleriyle yuvarlaktı o an, sen gibi…

o’nun zevk alışından zevk almak senin kendin oluşun demek. zevk dediğin bini bi para şey zaten. biri bin para mıydı yoksa? bilir gibi olduğun ama bilmezine düşen yerde var gücünle kavrayıp elbiselerinden kurtarmak istercesine çekiştirmenden belli üzerindekinin dışına çıkma çaban. üstündeki dışarıdayken sen içeride ellerinle yalvarmaktasın kendine, hayalindeki sevgiliye aşık olabilmek için.

ser verişinin, sırrının sınırını göstermek olduğunu sanışın, ahmak görünmeme çabalarının başarıya ulaştığı yerdir o’na göre. bu da senin kendinle ilgili en iyi bildiğin şey nasılsa. o’nun ne bildiğini varsayışın ahmaklığının başarılı olduğu yerin ta kendisidir yani. o aslında bildiğini sanmak istediğin o değildir. sen bildiğini varsaydığın şeyin içinde, bilmediğin üzerinde  zevkten çıldırıken ellerinle tırmalayarak içinden çıkmaya çalıştığın şey, kaçmakta olduğun ihtimallerindir.

Klişe

ben seni sen doğmadan önce sevdim sevgili…. klişesi

seni sevdiğini ilk söylediğinde yanlış zaman olduğunu düşünüp onu hayatının doğrularını çizeceğin kalemelerin yanına koyarsın. bu esnada yaş on altı civarıdır. o ise ne çizgi ne de kalem, dünyadan bi haber seni ister sadece. çünkü o da seni sen doğmadan önce sevmiştir sevgili ve o esnada yolunda gitmeyen tek şey  her ikinizin de doğmadan önce sevdiğinize inandığınız şeyin aslında ta kendiniz olduğunu yanlış zamanlarda farketmiş olmanızdır.

Bebek

küvete su doldurup oyuncaklarımı da içine atmışlardı ya da atmamışlardı da ben atalım istemiştim.

ya da o koca küvette kendimi oyuncaklarımdan biri gibi hissetmiştim. ağlayamayan -ben ağlatmadıkça- gülemeyen -ben gül demedikçe- hep bana arkadaşlık eden ama hiç bana yaklaşamayan ben yaklaştırmadıkça.

küvette oynama saati değildi oysa ki. henüz yemeğimi son lokmasına kadar mızıklamadan yememiş, aferin bugün de layığıyla çocuk olmanın gerektirdiği tüm uslulukları yapmamış, içtimaları kaçırmamış, mesaiden önce personel giriş kartımı turnikede okutmayı unutmamış, öğle uykusu vaktinde gıkımı çıkarmadan uyanma saatimi beklemiş, “kim o” demeden kapıyı açmamış, yemek masasının üzerinde he-man’cilik oynayıp salonun ortasına atlayan kötü çocuk olmamıştım….

ama işte nedense küvette oynamayı tüm bunlar olur ya da olmazken hak etmiştim.

bir istisna olmuş(muş)

ama bir tek bugünlükmüş(müş)

bana bir şey diyecekler(miş)

annemin bebeği düşmüş(müş)

ne? annem mi düşmüş(müş)

yok! bebek düşmüş

bebek ne zaman anneminmiş ki?

annem mi bebekmiş?

annem bebek miymiş ki düşsünmüş.

düşünce annemin karnı acımış mı?

peki bebek? onun neresi acımış?

bebeğin canı mı yokmuş?

o zaman neden bebekmiş?

hem canı yoksa bu bebek kendi başına nasıl düşermiş? bu yaşıma geldim ben daha tek başıma masada he-man olup salonun ortasına atlayamıyorken bebek nasıl atlamış?

bebek cansızsa neden annemin karnında da küvette bizim yanımızda değilmiş?

insanın cansız kardeşi olur mu? olur. hem de yüzlerce. benim oldu. doğum günlerini listeler her gün birininkini kutlardım bir topkekin üzerine diktiğim mumla. bir de doğum günlerini listelere yazamayıp düşenler vardı. madem düşecekti neden düşüp düşmeyeceğine karar vermesini beklemeden “sana bir kardeş geliyor adı ne olsun”muşdu. adını listelere yazıp topkek’le doğum günlerini kutlayabildiklerimi daha çok sevdim hep. zaten düşenlerle tanışma fırsatım olmadı gerçek hayatta. bazen rüyada oyunlar oynadık o kadar.

bu bebek madem cansız madem üzülecek bir şey yok, o zaman hep düşsün. ben de hep zamansız ve hak edişimin hesabını yapmadan küvete gireyim. bebek gibi hissedeyim. düşünemeyen, hissedemeyen ve ağlayamayan.

kandırılan ama şakacıktan kandırılan, kandırıldıktan sonra  da hiç düşemeyen ve hep canlı ve hiç ağlamayan bir bebek oldum ben. hiç ağlamadım. ya da az. belki biraz kimse görmeden. annesi üzülmesinmiş bak ağlarsam bir daha hiç bebeği olmazmış. ve annemin hiç bebeği olmadı. bekledim bekledim olmadı. hem bu sefer kandırılmak için küvete de sokulmadım. sorular da sormadım karmaşık. annem üzülmesindi nasılsa bir gün bebek düşmeyecekti üzülmeyince. inandım bekledim. ağlamadan sustum. bir gün geldi bebek yine düştü. doğum günü listelerindeki değil annemin kanındaki bebek yine düştü.  o zaman keşke listelere adını mı yazsaydık. ama daha doğmamıştı ki.

acımış mıydı?

canlı mıydı?

bu sefer ağlamadım yine ama annem üzülmesin de bir bebek daha düşürebilsin diye değil. ağlayacak bir şey yoktu. hiçbir şey canlı değildi. acımazdı ki. neye ağlasam bilemedim işte. zaten ağlamadım dedim ya.

sonra yine yine… ben bebeklerimi hiç düşürmedim hep attım. zaten canları yoktu acımazlardı.

üzülecek bir şey yoktu. o yüzden ağlamadım da ama kandırıkçılık oynadım sanki biraz. orasını çok hatırlamıyorum. ama artık kendimi kandırabiliyorum. artık kendi kendimi becermeyi de biliyorum. etrafımdakileri kandırarak uslu bir çocuk olabildim sonunda. bir küveti hak ettim bence şimdi. gelsin oyuncaklar, düşsün bebekler kime ne?

Ya da işte

yalan söylüyorum.

herkes gibi, herkes kadar falan deyip de ne ve nasıl olduğunu makulleştirmek için atlamalı zıplamalı kıvırmalar yapmayacağım. ben yalan söylüyorum işte.

çocukluğumu anlatırken sana ‘çok’ ‘şey’ ‘garip’ gelen yalanların hepsi benim gerçeğim işte.

işte

hayat bazen götünün yiyemeyeceği şeyleri yedi yaşında bir çocuğun hikayesinde dinlediğinde yalan olduğunu iddia edebileceğin kadar gerçek

ya da işte

hayat televizyonda izleyip beynini çarşafa çeviren yalanları duyamadığında kendini ‘çok’ ‘şey’ ‘garip’ sanman kadar gerçek

 

Rüyamda Gördüm

…. ve ben çok nadir uykusuz kendimsiz gecelerden birinin sabahını getirmek üzereyim.

artık ne aşık’ım ne de maşuk…. ne yarın sabahı var kendime verdiğim sözlerin ne de akşamki rüyayı not ettiğim defterim. zaten artık akşam da olamıyor zamanını şaşırmış evimizde.

her vakit olmuştur ”bugün olmazsa yarın elbet”lerim ama anladım ki yarın hiç olamıyor çünkü her bugün, olamamışların günüymüş meğerse.

yanlış zamanda gelen yarım kalmış aşkın doğru zamanı var mıydı bana ayıracak? yoksa ben mi yanlış aşkı doğru sandığım zamanda terk ediyorum her seferinde? bazen nelerin kural olduğunu unutup özgürlük sandığım şeylerin arasında terk edip duruyorum onu bunu.

”yaşamadan anlaşılmaz”ların yazdığı hikayeleri ezbere bildiğimi söyleyip boş boş konuşurum, anlaşılamamaktan hiç korkmam. boş konuşmalar hep beylik laflarım olmuştur.